7 Ekim 2011 Cuma

CENGİZ AYTMATOV VE ESERLERİNE DAİR...


 


Bu günlerde severek izlediğim Al Yazmalım dizisinin her karesini izlerken aklımın bir köşesinde Türkan Şoray ve Kadir İnanır var. Günümüze uyarlanan dizi de tema aynı; ama kişiler ve olaylar farklı; buna rağmen biz hala Türkan Şoray’dan, Kadir İnanır’dan ve o kırmızı kamyondan izler arıyoruz. Oysa hiçbirimizin aklına Al Yazmalım kitabı veya Cengiz Aytmatov gelmiyor. Halbuki kitaptan sinemaya veya diziye uyarlanan filmler hakkında ahkam kesmeyi çok severiz. Yok Yaprak Dökümü çok bozuldu, Aşk-ı Memnu’nun çok değiştirildi, Hanımın Çiftliği’ni yazan Orhan Kemal yazdığına pişman oldu gibi bir sürü şeyler söylendi yazıldı. Ama nedense Türkan Şoray’ın oynadığı Al Yazmalım filmi, kitabı ne kadar bozmuştu bilen var mı?
            Bu yazıyı yazarken Cengiz Aytmatov’u ve eserlerini hatırlamayı ve hatırlatmayı düşündüm. Bunun için öncelikli olarak lise yıllarında okuduğum kitapları hatırlamayı düşünüp Cemile ve Duyşen Öğretmeni okudum. O dönemde aldığım tat ile şimdi aldığım tat öylesine farklıydı ki…
            Kırgız Türk romancısı olan Aytmatov 1928 yılında doğmuş ve 2008 yılında aramızdan ayrılmıştır. Yazarımız kendi ulusu, kendi gelenekleri ve kültürünü tanıtarak dünya çapında büyük bir üne kavuşmuştur. Yazarımız efsanelerle, masallarla, destanlarla yazılarını beslemiştir. Kırgız Türk kültürünü psikolojisiyle, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü yeniden inşa edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı. Oldukça sade ve akıcı bir dili olan yazarımızı her yaştan ve her kesimden kişilere tavsiye edebilirim.
.
            Bazı eserleri hakkında birkaç şey söylemek ve tanıtmak gerekirse Cemile adlı kitabı ile başlamak isterim. Cemile, aşkı uğruna töreleri çiğnemeyi göze alabilen genç bir kızın hikâyesidir. Olaylar bir Kırgız köyünde savaş zamanında geçmektedir. Cemile erkek gibi yetişen, ağzı sıkı laf yapan, cesur biridir. Eşi savaşa katılmak üzere askere gittiği için birçok işle o uğraşmaktadır. Bu işlerden en önemlisi de her gün kayınbiraderi ile birlikte istasyona tahıl taşımaktadır. Onlara yardım eden kişi de Danyar’dır. Danyar cephede ayağı sakatlandığı için gazi olarak bu köye gelmiş, içine kapanık bir gençtir. Zaman içerisinde Danyar ve Cemile birbirini sever ve her şeyi göze alarak kaçarlar. Okuyucular aslında Cemile’nin yanlış yaptığını düşünse de aşkına saygı duyup ona hak verir.
 Duyşen Öğretmen adlı hikâyesinde ise öğretmen olmanın güzel ve zor yanlarını o kadar etkileyici anlatmış ki bir öğretmenin öğrencisi için ne gibi tehlikeleri göze aldığını okuyunca, ülkenin aydınlanması ve eğitimin önemini için bizlerin hiçbir şey yapmadığımızı görüp kendimize kızacağız. Bir gün köye okul açılır ve Duyşen Öğretmen, okulu onarmak ve öğrenci toplamak için cahil halk ile mücadeleye girişmiştir. Tüm olumsuzluklara karşın okulun tadilatını bitirir ve öğrenciler bulur. Altınay, amcasının yanında oturan öksüz yapayalnız bir kızdır. Hayat ona hep sıkıntı, dayak ve aşağılanma vermiştir. Duyşen Öğretmenin, yardımları ile okula başlayan öksüz kız, bir gün yaşı küçük olmasına rağmen evlenme çağı geldi diye okuldan alınır. Duyşen Öğretmen buna engel olmaya çalışır diye evlendirileceği adam tarafından kaçırılıp tecavüz edilir ve çeşitli işkencelere maruz kalır. Fakat kısa süre sonra öğretmen Duyşen, öğrencisini bulur ve jandarmaların da yardımıyla Altınay’ı önce kocası sayılan adamın elinden sonra da amcasının elinden alıp şehre okumaya gönderir. Daha sonra ülkede yönetim değişmiştir ve Duyşen kalan hayatına postacı olarak devam etmek zorunda kalmıştır. Köyde kimseyle muhatap olmaz ve hayata küsmüşçesine kendini her şeyden soyutlar. Bu esnada da en sevdiği öğrencisi Altınay’da okumuş ülkesi için çok önemli bir kişi olmuştur. Altınay  aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen köyüne gider; ama öğretmeni Duyşen onunla bile muhatap olmaz..Altınay her şeye rağmen köyün tepesindeki yıkık dökük okulları ve kendi elleriyle diktikleri kavaklar yerinde duruğunu görünce mutlu olur.
Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserinde ise iki insanın İkinci Dünya Savaşı yıllarında başlayıp hem iş hayatında hem de özel hayatlarında devam eden dostluklarını çok etkileyici bir biçimde anlatmıştır. Kitapta, Kazangap'ın ölümü ve vasiyeti ardından dostu Yedigey'i anılarıyla yüz yüze getirir ve Yedigey bir ömrü bir güne sığdırır, geçmişi hatırlar. İki insanın bir ömre sığdırdıkları dostlukları, sırt sırta verip rahat etmeleri, hem iyi günde hem kötü günde birbirlerine destek olmaları bizi günümüzde böyle dostluklar bulamadığımız için kıskandırsa da dostluğun, arkadaşlığın ne demek olduğunu çok etkileyici bir biçimde anlatıyor ve ister istemez böyle bir dosta ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsunuz.
Beyaz Gemi adlı eseri ise annesi ve babası tarafından terk edilip beş altı yaşından beri dedesi tarafından büyütülen adsız bir çocuğun psikolojisi anlatılmaktadır. Yazarımız, dedesinden başka kimse tarafından sevilmeyen bu adsız oğlanın gerçek hayatında mutsuz; ama hayal dünyasında mutlu olmaya çalışan halini daha doğrusu trajedisini çok etkileyici bir şekilde kaleme almıştır. Aslında bu adsız çocuk, geleneğinden ve ailelerinden koparılmış nesilleri temsil ederek tüm insanlığa çok güzel mesajlar vermektedir.
Cengiz Aytmatov’un neredeyse tüm eserlerinde Anadolu insanının saflığını, temizliğini, sıcaklığını ve samimiyetini bulabilirsiniz. Bu nedenle diğer dünya edebiyatı yazarlarından çok daha ayrı bir yeri vardır bizde. Son olarak da demek isterim ki hani Al Yazmalım filmindeki, Türkan Şoray’ı, Kadir İnanır’ı izlerken nasıl bizden biriymiş gibi geliyorsa yazarımızın neredeyse tüm eserlerinde bizden bir şeyler bulmak hiç de zor değil…

21 Haziran 2011 Salı

CANAN TAN -İZ

Hayran olur, imrenir hatta kıskanırım gazetelerde günlük yazı yazan köşe yazarlarını. Merak ederim doğrusu nasıl bulurlar her güne ayrı bir konu. Her gün farklı bir konuyu nasıl bu denli etkileyici ve güzel yansıtırlar şaşıyorum doğrusu. Böylesine imrendiğim birkaç yazarı örnek alarak bir sene öncesinde başladığım yazarlık serüvenimde kimi zaman elime kalem kağıdı aldığım an ardı sıra dökülen sözcükler cümlelere dönüşebilirken  kimi zaman ise  o sözcükler kısa bir cümle bile kurmamak için zihnimin en ücra köşelerine saklanırlar.
Uzun süredir zihnimin ücra köşelerinde saklanan sözcükleri bulmakla meşgul olduğum için yazmaya ara vermiştim. Okuduğum; ama yorumlanmayı bekleyen birkaç kitap kitaplığımda  bana hadi dercesine her gün gözüme ilişiyor. Şöyle bir baktım blokuma neredeyse bir ay olmuş bir şeyler yazıp, paylaşmayalı. Tüm bunları düşünerek güncelliğini hala koruyan Canan Tan’ın İz kitabını tanıtmak istedim.
Okuyucularını yormayan ve her yaştan, her kesimden okuyucuya erişebilen Canan Tan’ın bir kitabını daha okumuş olmanın zevkiyle, bana birkaç saatlik uzakta olan babama olan sevgimi ziyadeleştiren ve ona olan özlemimi gün yüzüne çıkartan esere ve yazara teşekkürlerimi borç biliyorum.
Farklı şehirlerde, farklı hayatlar yaşıyor olsak da benim için baba: Güvenin, gücün, sevginin ve saygının göstergesi olup güçlü ve yaş ne olursa olsun yakışıklı bir prenstir. Nitekim ki İz kitabındaki ana kahramanımız Verda içinde baba, dünyada yeri doldurulamayan biricik kahramandır.
İz, gerçek hayatta da karşımıza çıkabilecek bir baba-kız öyküsünü tüm sadeliği ile okuyucularına aktarmaktadır. Biricik kahramanım diye nitelendirdiği babasına aşık küçük bir kız olan Verda, annesi ile babasının boşanması ile annesinin yanında kalır. Annesi her fırsatta babasını kötüleyip, adının evde anılmasını bile yasaklamıştır. Bu durum karşısında  Verda’nın da  içinde babasına karşı oluşan öfke yumağı büyüse de hala onu çok sevmekte ve onu yeni eşinden ve üvey kardeşinden kıskanmaktadır.
Bir gün aniden bir haber gelir ve babasına hasret olarak geçirdiği günlerin sonunda geç de olsa babasını affeder. Göz yaşları içinde çıkar İstanbul’dan ve ilk uçakla Ankara’ya gider. Acele etmesi gerekir; çünkü kendi silahı ile intihar eden babasının cenazesine yetişmek ister.  Ankara ‘ya ayak bastığı andan itibaren babasına dair anıları gözünde canlanır ve babasından ayrı geçirdiği günlerin pişmanlığını en acı şekliyle yaşar. Bu pişmanlığı bir nevi azaltmak ve vicdanını rahatlatmak için babasının neden intihar ettiğini çözmeye çalışır. Yavaş ve emin adımlarla çalışarak yorucu günlerin ardından babasının ardında bıraktığı sır perdesini kaldırır. Artık vicdanı rahattır; ama özlemi, sevgisi ve pişmanlığı daha bir ziyadeleşmiştir.
Her yaştan ve her kesimden okuyucuya tavsiye edebileceğim ve soluk soluğa okuyacağınız, farklı bir Canan Tan romanı...

4 Şubat 2011 Cuma

KİMYA HATUN - SAİDE KUDS

         Kitapçı raflarında uzun bir süredir görüp de merak ettiğim; fakat okumak için bir türlü fırsat bulamadığım Kimya Hatun kitabını nihayet aldım ve büyük bir heyecan ve mutlulukla okumaya başladım. Kimya Hatun’u; Mevlana’nın evlatlığı, Şems’in hayat arkadaşı, tarikat kültürüyle haremde büyümüş genç, güzel ve zeki bir kız diye tanımıştım okuduğum tüm kitaplarda... Konya ‘dan gelip geçmiş, Mevlana’nın yanında büyümüş, onun terbiyesi ile yoğrulmuş narin bir çiçek gibi görmüştüm onu ve çok sevmiş, hayran olmuştum Kimya Hatun’a.
         Bu kitapta olaylar Kimya Hatun’unağzından anlatılmaya başlanmış. Kimya Hatun’un annesi olan Kerra Hatun, kocasının ölümünden sonra bir bağ evindeki konakta iki çocuğu ve yardımcılarıyla yaşamaya başlar. Kerra Hatun, genç ve güzel olması nedeniyle birçok evlilik teklifi alır ve en sonunda Konya müftüsü olan Mevlana’nın teklifini kabul edip onun haremine yerleşir ve birkaç ay sonra çocuklarını da yanına alır. Buraya kadar her şey o kadar güzel anlatılmış ki kitabı elinizden bir an olsun bırakmak istemezsiniz. Fakat Kerra Hatun’un, Mevlana‘nın haremine yerleştikten sonra yaşanan olaylar insanı kızdıracak türden.
        Saide Kutsi, İranlı bir bayandır. Bu kitabı İran’da en çok beğenilen ve okunan kitaplar arasında yer almış olması ve edebiyat ödülü aldığını düşünerek ne kadar kızsam da kitabı tamamlamayı düşündüm.
        Haremde geçen her hadise benim canımı sıkıyordu. Kitapta neredeyse tüm karakterler kötü tanıtılırken iyi gösterilen sadece iki karakter vardı. Biri Kimya Hatun diğeri ise Mevlana’nın küçük oğlu Alaeddin. Yazarımız roman kahramanlarını haksız yere karaladığı, hatta bazı yerlerde İslam’a, Mevlana’ya, Sultan Veled’e ve özellikle de Şems’e saldırarak onları çok farklı bir kişi göstermeye çalışarak neyi amaçladığını çok merak ediyorum.
        Tasavvuf dünyasının iki dev ismi Şems ve Mevlana birbirlerini tanıdıktan sonra dinsizliğe varan yaşamları, Şems’in genç ve güzel karısına uyguladığı şiddet, tüm insanlığa duyduğu öfke, Mevlana’nın çocuklarına ilgisizliği, kadınlara olan bakışı ve kadınlardan nefret edip onları değersiz görmesi, Sultan Veled’in asabiyeti ve kimse tarafından sevilmeyişi, Sadressin Konevi’nin Mevlana’ya olan öfkesi, kıskançlığı ve düşmanlığı gibi daha sayamayacağım birçok olay içimi öylesine acıttı ki bu ilim, irfan sahibi insanların hayatlarına dair bilgim olmasa bu yüksek şahsiyetler hakkında farklı düşüneceğim.
        Şems Tebrizi’yi karalamak isteyenler için Kimya Hatun bulunmaz bir hazine olmuş diye düşünüyorum. Asırlardır gizemini koruyan Kimya Hatun’un bu denli günahkâr tanıtılması, eşine ihanet ettiği düşüncesi ile Şems tarafından boynu kırılarak öldürülmesi ve Şems’in katil olarak tanıtılmasının bilinçli olarak yapılmış kanaatindeyim. Çünkü çoğu olayın gerçekle hiçbir alakası yok. Şems, Mevlana, Sultan Veled, Kerra ve Kimya Hatun kimdir diye soracak olursak bunun cevabı kesinlikle İranlı yazar Saide Kuds’ün anlattığı kişiler değildir diyebiliriz. Tamam romanlarda kurgu vardır; fakat tarihe mal olmuş kişilerin kişilikleri ve yaşamları kurgulanırsa insanlara yanlış bilgi vermiş oluruz.
        Bu kitap için yazarın ilk romanı olmasının verdiği bir acemiliktir veya yazarın İranlı olmasından dolayı İran’daki yaşamı, kadının değerini(daha doğrusu değersizliğini) göstermek için tarihi bir karekter kullanmasındandır veya en kötüsü “Mevlana Düşmanlığıdır.” Edebiyat ödülü almış bir eser de olsa Mevlana ve Şems’i tanımayanlara tavsiye etmeyeceğim bir kitap olup Mevlana ve Şems’e dair bilgileri olanlar için ise bu kitabın tamamen hayal ürünü olduğunu düşünerek okumaları…
        (Gerçi dikkatli okuyucuların gözünden kaçmayacak o kadar çok hata var ki bu kitapta bunları bir daha ki yazımda kaleme alarak yazarın acemiliğini ve cahilliğini site okuyucularıma göstermeyi düşünüyorum.)

20 Ocak 2011 Perşembe

BUKET UZUNER/ GELİBOLU

 
        
Çanakkale gezisi dönüşünde elime ikinci kez aldığım bu kitap benim için daha bir anlam kazanmıştı. Çünkü görmüştüm şehit kanlarıyla sulanan bu toprakları, o güzel havasını solumuş, soğuk havasını iliklerime kadar hissetmiştim bu güzel şehrin. Gelibolu kitabı tarihsel bir roman olsa da olaylar kurgu ve hayal ürünü olduğu için ne ile karşılaşacağınızı, sonunun ne olacağını tahmin edemediğiniz için merakla okuyabileceğiniz bir kitap diyebilirim.
         Olaylar 1915 Çanakkale Savaş’ında bir Osmanlı teğmeni ile Anzaklı bir askerin bir tesadüf belki de bir mucize eseri karşılaşıp savaşa, ölüme dayalı bir hayatın ortasında bu tüm insanlığa ders veren kardeşliğini sade bir dille ele alan kitabı bir solukta okursunuz.
         Anzaklı bir kız olan Victoria, Çanakkale savaşında dedesini kaybetmiştir. Dedesine dair bir iz bulmak, hiç olmazsa mezarına ulaşmak için atalarını ziyaret etmeye gelen binlerce Anzaklının arasına katılarak Çanakkale’ye gelir.  Victoria buraya geldiğinde kendi dedesi yani Er John Taylor’un bir benzeri olan Gazi Ali Can Çavuş’u hem anlatılanlara göre hem de resimlerindeki benzerliklerine göre kendi dedesi olduğunu düşünür. Bu düşüncesini köylülere anlatınca, onlar ise bu durumu kendilerinin yıllardır kahraman olarak gördükleri Ali Can Çavuş’un üzerine atılan bir leke olduğunu düşünürler. Bu  konuda Victoria’ya yardımcı olmak istemezlerse de Türk misafirperverliğinin verdiği nezaket nedeniyle Ali Can Çavuş’tan miras olarak kalan tek canlı hatıra, kızı yani Beyaz Hala’ yla konuşmasını sağlarlar. Bu konuşmada gerçekler su yüzüne çıkar.  Fakat bu durumun uluslar arası bir sorun haline gelmesinden çekinen Beyaz Hala ve Victoria bu gerçekleri bir sır gibi saklamaya karar verir.

         Yazarımız bu kitapta Çanakkale’ye ait efsanelere ve hikâyelere yer vermemiştir.  Sadece hayalinde canlandırdığı bir olayı çok çarpıcı, etkileyici ve yalın bir dille anlatmış. Buket Uzuner bu kitapta yarattığı karakterler ile milliyetçilik, yurtseverlik kavramlarını çok güzel vurgulamıştır. Çanakkale Destanımıza ait farklı bir kitap okumak isteyenlere tavsiye ederim.












18 Ocak 2011 Salı

MESNEVİDEN HİKAYELER (1)

FARE  İLE  DEVE
Çok eskiden, kendini beğenmiş şımarık bir fare ile, akıllı ve alçak g önüllü bir deve yaşardı.Bir gün karşılaşıp arkadaş oldular.
Fare:
-Sana kılavuzluk etmeliyim! dedi...Yularından çekip istediğim yere götürmeliyim!...
Deve arkadaşının küstahça teklifine razı oldu. Bir süre gittikten sonra küçük bir dere kenarına ulaştılar. Devenin diz kapaklarına bile ulaşmayan su, Fare için uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi...
Fare:
-Ben buradan geçemem diye fısıldadı korkuyla...
Deve:
-Ne bekliyorsun? diye çıkıştı. Kılavuz önden gider, dal bakalım suya...
-Ama... diye kekeledi Fare, görmüyor musun su çok derin?
Fare mahcup olmuş, boyundan büyük işlere giriştiği için kıpkırmızı kesilmişti...
-Sizin için küçük ama, bana göre çok büyük bir su....diye inledi. Ben artık kılavuz olmaktan vazgeçiyorum. Keşke daha önceden düşünseydim de boyumdan büyük işlere girişmeseydim.
-Evet, dedi Deve, yumuşak bir sesle, herkes kendi haddini bilmeli ve asla aldatıcı gurura kapılmamalı...

17 Ocak 2011 Pazartesi

ÖLÜLER SENFONİSİ - ABBAS MAROUFİ





   “Ölüler Senfonisi” adlı yazı başlığına tüm dikkatimi verip kapak resmi ile arasındaki kompozisyonu düşünmeye başladım. Kapak resmi o kadar sade olmasına rağmen çok şey anlatıyordu bana. Yalnızlık, hüzün, acı ve ölüm duygularını içinde barındıran, mutluluğu yıllar önce kaybeden insanların dramının ele alınacağını düşündüğüm kitabı elime alarak incelemeye başladım. Yazarı Abbas Maroufi ‘ydi. Adını ilk kez duyduğum bu yazarın İranlı olup ve evrensel olguların vazgeçilmez anlatıcı olduğu yazıyordu kitabın tanıtım kısmında. Aynı zamanda bu eserin 2007 yılında İngiltere’de yılın en iyi 100 kitabı arasında gösterildiğinden de bahsediyordu. Yeni yazarlar tanıma serüvenine başladığım bu günlerde hemen bu kitabı almaya karar verdim.


   Kitabın okumaya başladığım an sık sık geriye dönmeye başladım. Konu oldukça güzel olmasına rağmen ya tercümeden kaynaklanan ya da yazarın tarzından dolayı oldukça zorlandım. Anlamakta güçlük çekip her fırsatta geriye dönmek beni oldukça yormasına rağmen kitabı okuyup bitirmeyi düşünüyor ve İngiltere’de bu kadar beğenilen bir kitabın nasıl olduğunu merak ediyordum.


   Kitapta olaylar bir ailenin mutsuzluğu üstüne örülse de Aydın isimli karakter ön planda tutulmuş. Aydın çocukluğundan beri babasından gerek psikolojik gerek fiziksel şiddet gören ve buna rağmen ideallerinden vazgeçmeyen bir şair. Aydın’ın kıskanç, açgözlü ve babası tarafından en çok sevilen ve babasının yanında çalışan kardeşi Orhan karakteri ile kardeşler arası ayrım yapılmasının kardeşlerin arasının nasıl açıp sevgi ve saygının yitirildiğini gözler önüne seriyor. Aynı zamanda Aydın’ın ikiz kardeşi Ayda diye bir kız var ki bu kız da babası tarafından dışlanan ve kara peçelere büründürülen ve yabancılar görmesin diye dışarıya çıkarılmayıp gün yüzüne hasret kalan hasta bir kız olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta bir de Aydın’ın genç yaşta bir kaza sonucu yatağa mahkûm olan kardeşleri Yusuf var; fakat Yusuf ara karakter olarak ele alınmış. Babayı ve dört çocuğu idare etmek için arada kalan ve kocasına karşı gelemeyen astımlı bir annenin ailesini bir arada tutmak için verdiği mücadele dile getiriyor.


   Olayları ve konuları yarım bırakan yazarımız, zamanlar arası hızlı geçişler yapmasından dolayı okuyucuyu zorlayacak bir tarz kullansa da ilerleyen sayfalarda oldukça hareketlenen bir roman olduğunu kabul etmiştim. Fakat kitabın sonuna doğru zamanların karmaşıklığı biraz daha artınca kitabı anlamak da oldukça zorladım. Ne kadar zorlansam da insanların zalimliğinin ve farklılıkları kabul etmeyişinin bir aileyi ne hale getirebileceğini gösteren yazarımız, kendine özgü bir tarz ile güzel bir kitap yazmış diyebilirim. Kitap okumayı seven, farklı tatlar alıp farklı yazarlar tanımak isteyenlere tavsiye edeceğim bir kitap diyebilirim.

14 Ocak 2011 Cuma

BAB-I ESRAR VE KONYA



Türkiye’de, tarihimize ışık tutacak  bazı eski başkentler vardır. Bunlardan biri de Konya ‘dır. Mevlana,Sille, Çatalhöyük gibi tarihimize şahitlik eden yerlerin olması ve Selçuklu devletine başkentlik etmesi bakımından oldukça önemli değerlerlerden biridir. Sokakları buram buram tarih kokan bu şehir, günümüzde bazı romanlarında mekanı olmuştur. Bu romanlardan biri de Ahmet Ümit ‘in kaleminden Bab-ı Esrar’dır. Yazarımız ziyaret için Konya ‘ya geldiğinde Mevlana ve Şems Tebrizi’nin türbesini ziyaret etmesiyle Şems ve Mevlana’ya dair bir şeyler yazma gereği duyar. Böylece yeni romanının konusuna dair büyük ve geniş çaplı araştırma yapmaya başlar.

Baba-ı Esrar romanı, bir cinayet çevresinde bizi Mevlana‘nın Konya‘sına götürüyor. Mevlana ‘nın hocası, Şems-i Tebrizi’nin öldürülerek kuyuya atılması konusunu ele alırken dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı yeniden düşünmemize sağlayan kitap bizlere bir kültürü merak uyandırarak anlatıyor. Yedi yüzyıldır çözülemeyen sır olan Şems Tebrizi cinayeti ve yedi yüzyıldır süren sevda Şems Tebrizi ile Mevlana ‘yı anlatan yazarımız bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine çok güzel sorular sorup din ile aşk, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bizlere çok güzel aktarmıştır.

Bizlere kendi kültürümüzün önemli yapı taşlarından biri olan Mevlana hakkında bilgiler vermesi bakımından da önemli bir kitaptır. Mevlana, dünyaca ünlü bir düşünür olmasının yanı sıra büyük bir şairdir de. Avrupa, Amerika, Japonya gibi ülkelerde Mevlana ‘nın şiir kitapları en çok okunanlar arasındadır. Bu demek oluyor ki dünyadaki birçok ülke Mevlana’yı bizlerden daha iyi tanıyor. Fakat günümüzde Mevlana ‘ya dair romanların yazılmasıyla Mevlana’nın Mesnevi adlı kitabı çok satılanlar arasında yer almakla birlikte Konya ‘ya gelen yerli turist sayısında da bir artış gözlenmektedir. Şems ve Mevlana’yı bu kadar güzel anlatan bir eser, bizi bize yeniden hatırlatması bakımından da değerli bir kitaptır.

Dili ve anlatımı bakımından oldukça güzel olan  Bab-ı Esrar, tasavvufi bilgiler verilirken sürükleyicilik bakımından biraz zayıf kalsa da elinizden bırakamayacağınız kadar dolu olup ilk basıldığı ay kırk beş bin civarında satması da bunun göstergesidir